Meleklerin Secdeye Mecbûr Kılındığı
HAZRET-İ ÂDEM
-aleyhisselâm-


Rûhun Beş Devresi

1. Yokluk (adem) devresi:

Ezelde sâdece Cenâb-ı Hak vardı ve O'nun dışında hiçbir varlık yoktu. O dönemde rûhlar da tam bir yokluk içerisinde bulunuyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsan, 1)

2. Rûhlar âleminin varoluş devresi (Elest Bezmi):

Allâh Teâlâ pek çok hikmete mebnî olarak cesetleri yaratmadan önce rûhları var etti. Hadîs-i şerîfte bu hakîkate şöyle temâs edilir:

“Rûhlar cesedlerinden ikibin yıl önce yaratılmıştır!” (Deylemî, Müsned , II, 187-188)

3. Bedenlere gönderilme devresi:

Bedenlerden hayli zaman önce yaratılan ve kendilerinden Allâh'ın rubûbiyetini tasdîk husûsunda ahd ü mîsâk alınan rûhlar, ezelde çizilen kader planına uygun olarak birer birer bedenlere gönderilmeye başlandı. Âyet-i kerîmede, ilk insan Hazret-i Âdem'e rûhun üflenmesinden şöyle bahsedilir:

“…Ona rûhumdan üfürdüğümde...” (el-Hicr, 29)

4. Bedenden ayrılma devresi:

Bu fânî hayatta kendisine biçilen ömrü tamamlayan rûhlar, geçici süre beraber bulundukları bedenlerden geldikleri gibi birer birer ayrılacaktır. Hiç kimsenin kurtulamadığı bu kaçınılmaz âkıbete ölüm denmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Her nefs ölümü tadacaktır!..” (Âl-i İmrân, 185)

5. Tekrar bedenlere döndürülme devresi:

İslâm akâidine göre ölüm, bir yok oluş değil tıpkı anne rahmindeki bebeğin oradan irtibâtını keserek dünyaya doğması gibi, rûhun bu fânî âlemden kurtulup ebedî bir hayatın sabahına doğmasıdır. İnsanoğlu burada dünyadaki yaşadığı hayattan hesâba çekilecek, bunun neticesine göre sonsuz bir saâdete ulaşacak veya -Allâh muhafaza buyursun- nihâyetsiz bir azâba dûçâr kılınacaktır. Mevzuyla alâkalı yüzlerce âyetten ikisi şöyledir:

“De ki: Onları ilk defa yaratmış olan (Allâh, yine aynı şekilde onları) dirilte­cektir. Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü gâyet iyi bilendir.” (Yâsîn, 79)

Cenâb-ı Hak, Tekvîr Sûresi'nde şiddetli ve ibretli kıyâmet alâmetlerinin fâri­kalarından bahsederken yedinci âyette, rûhların yeniden beden kalıbına alınmasını şöyle bildirmektedir:

“Nefsler birleştirildiği (rûhlar bedenlerle bir araya getirildiği) zaman.”

***

İnsana Rabbinden bir sır olarak üflenen rûhun mâhiyetini tam olarak bilmek mümkün değildir. Zîrâ o öteler âlemine âit olup beşer idrâkinin kavrayamayacağı bir mâhiyet arzetmektedir. Nitekim rûhun bu keyfiyeti hakkında âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“ Sana rûhtan soruyorlar. De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir.” (el-İsrâ, 85)

Rûhun Allâh Teâlâ ile alâkası husûsunda müfessirlerimiz birkaç farklı îzahta bulunmuşlardır:

- Rûh, ancak Rabbimizin bileceği iştendir.

- Rûh, “emr”in esâsı olan bir cevherdir.

- Rûh, Rabbimizin emri cinsinden bir fiildir.

Âyette geçen “emr” kelimesi, yine kendi kökünden olan “emâret” kelimesi ile de alâkalı olarak; emretme, buyurma, emirlik, yöneticilik gibi îzâh edilebilir. Bu du­rumda rûh; emrin hâli ve sıfatı demek olur. Bu da Allâh'ın sıfatlarının kulda tecellî etmesidir. Yâni kulda tecellî eden sıfatlardan biri de emâret (yönetme) dir. Nitekim insanın “Allâh'ın halîfesi” olması, buradaki “idâre etme tecellîsi”ne bağlıdır.

Emâret , insana mahsustur. Arslan, bedenen insandan daha kuvvetli olmasına rağmen, insanın tekâmülü karşısında zayıf kalır. Meselâ arslan, bin yıl yaşasa yine de kendisine bir ev, bir araç yapamaz.

Ayrıca meleklerde de kâmil mânâda tecellî yoktur. Bu tarz bir tecellî, yalnız insan için ge­çerlidir. İnsan, “ahsen-i takvîm: en güzel kıvam ile “bel hüm edall: hayvanlardan daha aşağı bir dereke arasındadır. Meselâ, insanın gönül iklîminde tecellî eden “Rahmân” ve “Rahîm” sıfatları ile beraber, nefsinde de “Mudill” ve “Kibriyâ” sıfat­ları tecellî etmektedir. Yâni insan, câmiu'l-ezdâddır. Bütün müsbet ve menfî sıfatları kendisinde cem etmiştir. Câmiu'l-ezdâd olmak, mahlûkât arasında kâmil mânâda yalnız insana mahsustur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmenin sonunda insana bilhassa rûhun mâhiyeti hakkında çok az bir bilgi verildiği, te'kitli bir şekilde ifâde buyrulmaktadır. Bu bakımdan insan haddini aşarak rûhun esrârını çözmeye uğraşmamalı ve ilmine mağrur olmamalı, buna mukâbil daha çok mes'ûliyetinin ne olduğu üzerinde tefekkür ederek kulluğa ehemmiyet vermelidir.

***

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-'ı yarattıktan sonra, onu meleklerin gıpta edeceği ve takdirle emrine râm olacağı bir kıvâma eriştirmek için kendisine eşyânın isimlerini tâlim buyurmuştur. Âyet-i kerîmede bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Allâh Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra bu isimleri (n delâlet ettiği şeyleri) meleklere gösterip: « Eğer sözünüzde sâdık iseniz (her şeyin içyüzünü bildiğinizi sanıyorsanız) şunları isimleriyle birlikte bana bildirin!» buyurdu.” (el-Bakara, 31)

Melekler Allâh'ı tesbîh ve tenzîh ettiler. Bunun üze­rine Allâh Teâlâ:

“Ey Âdem! Onların (eşyânın) isimlerini meleklere haber ver, dedi. Âdem, (eşyânın) isimlerini onlara anlatınca (Cenâb-ı Hak) : «Ben size, ‘göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı ve içinizde gizlemekte olduğunuz şeyleri de bilirim' de­memiş miydim?» buyurdu.” (el-Bakara, 33)

Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-'a öğretilen isimlerden maksat, bir görüşe göre yeryüzündeki bütün eşyânın isimleri, mâhiyetleri ve husûsiyetleri idi. Burada bizim bilemediğimiz ilâhî san'at, eşyânın hakîkati, yaratılış sırrı, levh-i mahfûz, kader ve ondaki hikmet­ler ile bütün semâ ve arzdaki ilâhî esrâr, yâni ilâhî esmânın mazharlarıdır. 1 Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın bilinebil­mesi, ancak kalbî bir hayât ile mümkündür. Eşyânın hakîkat ve esrârı, kalbî duyuş­lar nisbetinde ortaya çıkar. Bu da ancak esmâ-yı ilâhiyyeye vukûfiyete bağlıdır. Ce­nâb-ı Hak:

“En gü­zel isim­ler Al­lâh'ın­dır...” (el-A'râf, 180) buyurarak ken­di­si­ni ilâ­hî isim­le­ri vâ­sı­ta­sıy­la kul­la­rı­nın id­râ­ki­ne tak­dîm et­miş­tir.

Zî­râ kul, ulû­hi­yet ile ir­tibâ­tı­nı isim­le sağ­lar. Bu ger­çek, Al­lâh'ı ten­zih için, O'nun adı­nın vaz­ge­çil­mez bir un­sur ol­du­ğu­nu or­ta­ya ko­yar. Bu ba­kım­dan ku­lun, O'na kar­şı yap­tı­ğı iyi ve­ya kö­tü fi­il­ler, ulû­hi­ye­ti­nin ha­kî­ka­ti­ne de­ğil, is­mi­ne yö­ne­lir. Böy­le­ce ha­kî­ka­ti dâ­imâ mü­nez­zeh ka­lır.

Ger­çek­ten de insan, eğer Ce­nâb-ı Hakk'a mahsus isimler ol­ma­sa, O'na kar­şı mü­nâ­sebet­le­ri­ni dü­zen­le­mek­te zor­luk çe­ker. Çün­kü in­san, var­lı­kları isimde gö­rüp isim­le ifâde et­me­ye alışkındır. İn­san için isim, var­lı­ğın tes­ci­li­dir. Bu­nun için­dir ki, Ce­nâb-ı Hak, Âdem -aley­his­se­lâm-'ı ya­rat­tı­ğı za­man ona bü­tün isim­le­ri öğ­ret­miş ve Haz­ret-i Âdem'in me­lek­le­re olan üs­tün­lü­ğü­nü bu­nun­la ifâde bu­yur­muş­tur. Zîrâ bir var­lı­ğın adı­nı bil­mek, bir an­lam­da onun zâ­tî var­lı­ğı­nı da ta­nı­mak de­mek­tir. Ni­te­kim biz­ler, Ce­nâb-ı Hakk'ı, O'nun yü­ce isim­le­riy­le bil­me­sek, O'nun hak­kın­da ne bi­le­bi­li­riz ki?

Yâ­ni in­san, Rab­bi­nin hu­sû­si­yet­le­ri­ni be­lir­ten isim­le­re dâ­imâ muh­taç­tır. Her kul, ya­şa­dı­ğı çe­şit­li du­rum­la­r karşısında, Rab­bi­ni, hâ­li­ne uy­gun bir is­miy­le ça­ğır­mak is­ter. Bu isim­ler ol­ma­say­dı, O'nun­la olan ir­ti­bâ­tı çok nok­san ka­lır­dı, bel­ki de müm­kün ol­maz­dı. De­ni­le­bi­lir ki bu isim­ler, zât ve ulû­hi­yet kar­şı­sın­da ku­lun dil­siz­li­ği­ni bir de­re­ce­ye ka­dar gi­de­ren ifâde­ler, yâ­ni be­şer rû­hu­nun çık­maz­la­rı­nı açan anah­tar­lar­dır. Zî­râ Al­lâh'ın isim­le­ri­ni sa­de­ce zik­ret­mek bi­le îmâ­nı bes­le­mek­te, ilâ­hî hu­zû­ru hisset­tir­mek­te, O'na olan aşk ve mu­hab­be­ti ar­tır­mak­ta, O'na kar­şı hu­şû sâhibi kıl­mak­ta, O'nun ka­tın­da olan­la­ra rağ­bet et­tir­mek­te, dün­yadan­ ve onun fâ­nî lez­zet ve haz­la­rın­dan vazge­çi­rip ebedî ola­na yön­len­dir­mek­te ve Hakk'a dö­nüş/vus­lat ar­zu­suy­la tu­tuş­tur­mak­ta­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-'in, çe­şit­li du­rum­lar­da okun­ma­sı­nı tav­si­ye bu­yur­du­ğu duâ ve zi­kir­le­rin, Al­lâh'ın isim­le­riy­le do­lu ol­ma­sı da bu gibi fay­da­la­rı te'mîn etmektedir.

Çok güç şart­lar için­de bu­lu­nan, ilâ­hî mer­ha­me­te çok muh­taç olan bir mü'min, Rab­bin­den yar­dım is­ter­ken bu hâ­li­ni ifâde edip özet­le­ye­cek bir tâ­bir arar: «Rah­mân ve Ra­hîm» isim­le­ri­ne sa­rı­lır. Günah­la­rı­nın ağır­lı­ğı al­tın­da ezi­ldiğinde gö­nül ba­ğı­nın kop­tu­ğunu his­se­der­ken Hakk'a yak­la­şa­cak bir vesîle arar: «Gaf­fâr ve Set­târ» isim­le­ri­ne sı­ğı­nır. Kâ­inat­ta ve­ya ken­di rû­hun­da te­cel­lî eden ilâ­hî kud­ret ve aza­me­ti te­mâ­şâ eder­ken, ki­tap­lar­da ifâ­de edi­le­me­ye­cek duy­gu ve mâ­ri­fe­ti­ni di­le ge­ti­re­cek bir be­yân arar: «Al­lâ­hu Ek­ber» di­ye­rek, dal­ga­la­nan rû­hunu sü­kû­nete erdirir. Hâ­sı­lı kul, ken­di­si­nin çeşitli hâl­le­rin­de, Ce­nâb-ı Hakk'ın muh­te­lif sı­fat­la­rı­nın ara­cı­lı­ğı ile rû­hu­nun ki­lit­len­miş ka­pı­la­rı­nı açar ve his­set­ti­ği ni­ce ih­ti­lâç ve ih­ti­yaç­la­rı gi­de­rir.

Bu­nun için­dir ki Ce­nâb-ı Hak, ken­di­si­ni, ha­kî­ka­te mu­tâ­bık ola­rak, fa­kat in­san­la­rın an­la­ya­bi­le­ce­ği tarz­da ta­nıt­mış­tır. Yâ­ni O'nun, ken­di­si­ni: Alîm, Ha­kîm, Ka­dîr, Ga­fûr vb. sı­fat­lar vâsıta­sıy­la ta­nıt­ma­sın­da ve in­sa­nın da O'nu böy­le ta­nı­ma­sın­da, as­lın­da in­sa­na âit şah­sî bir se­bep var­dır. Zî­râ in­san, bu va­sıf­la­rın bir kıs­mı­nı -son de­re­ce­ sı­nır­lı da ol­sa- ken­di­sin­de bu­lur. Bu da, be­şer id­râ­ki­nin îmân ve hi­dâ­ye­ti için lut­fe­dil­miş bir ilâ­hî mev­hi­be­dir.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-'a isimleri öğrettiğini bildirdiği âyet-i kerîme ile bir mânâda:

“Ben eşyânın isimlerini, esrârını, ince hikmetleri, güzellikleri ve ilâhî san'a­tımı insana bildireceğim…” buyurmaktadır.

Burada insanın fazilet ve şerefinin, elde edeceği ilm-i nâfî sâyesinde mümkün olabileceğine işâret edilmektedir. Bunun için de insan ilmini irfâna çevirip sâlih ameller işlemeye gayret göstermelidir. Zîrâ hedef, takvâdır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“…Allâh katında en şerefliniz, en çok takvâ sâhibi olanınızdır…” (el-Hucurât, 13) buyurmaktadır.

***

Akıl mahlûktur. Akıl, Allâh'ı delîl ile tanıyarak ispat edebilir. Çünkü o eserden müessire, san'attan san'atkâra ulaşır. Hikmeti ise, ancak vahyin ışığında çözebilir. Fakat aklın, vahyin muhtevâsını kavramakta da salâhiyet ve iktidârı mahdûddur. Akılla mârife­tullâh yolunda ilerlemek mümkünse de bu, belli bir yere kadardır. Aklın tükendiği yerde kalbî faâliyet sâyesinde ilerleme devâm eder. Fakat bu bile mutlak gerçeğe vüsûl için kâfî değildir. Çünkü Allâh'ın zâtı mutlaktır. Mutlakın künhüne, mukayyed olan (yâni mutlak olmayan) akıl veya başka bir vâsıta ile ulaşmak ve onu lâyıkıyla idrâk edebilmek mümkün değildir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“…O'nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak ihâta edemezler…” (el-Bakara, 255)

Buna rağmen insan mârifet yolundan geri kalmamalı, Rabbine yaklaşmak için vesîleler aramalı ve bütün gayretini sarfetmelidir. Bu gayretin en güzel nümûnelerini peygamberler sergilemişlerdir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-:

“Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek.” (es-Sâffât, 99) demiştir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Yâ Rabbî! Biz Sen'i Sana lâyık bir mârifetle ta­nıyamadık...” (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr , II, 520) diyerek mârifetin yâni Allâh Teâlâ'yı hakkıyla tanıyabilmenin imkansızlığına ve bununla beraber ehemmiyet ve lü­zûmuna işâret buyurmuşlardır.

***

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hak'tan üç türlü ilim telakkî etmiştir:

Birincisi: Kendisi ile Allâh - celle celâlühû- arasında mahfuzdur. Bu ilim, be­şer idrâkinin üzerinde olduğundan insanlara açıklanmamıştır. Ancak nûr-i nübüvvet ile kavranabilir. Hurûf-i Mukattaa'nın yüklendiği mânâlar bu kabîldendir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tebliğine memur olduğu vahyin dışında kendisine husûsî olarak bildirilen her bilgiyi ashâbına nakletmemiştir. Rasûlullâh Efendimiz'in şu hadîs-i şerîfi, bu hakîkate işâret etmektedir:

“Şâ­yet bil­dik­le­ri­mi bil­sey­di­niz; az gü­ler, çok ağ­lar­dı­nız.” (Bu­hâ­rî, Kü­sûf, 2; Müs­lim, Sa­lât, 112)

Mevzuyla alâkalı di­ğer bir ha­dîs-i şe­rîfte de:

“Be­nim Ce­nâb-ı Hak ile öy­le an­la­rım olur ki, on­la­ra ne bir mu­kar­reb me­lek ne de her­han­gi bir pey­gam­ber vâ­kıf ola­maz.” (Mü­nâ­vî, Fey­zü'l-Ka­dir, IV, 8) buyrulmaktadır.

İkincisi: Umûma âit olan şerîat ilmidir. Bütün insanlık âlemi, bu bilgilere îmân etmek ve onlarla amel etmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîme, bu nevî ilmi ifâde etmektedir:

“Ey Rasûl! Rabbinden sana inen vahiyleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Rabbinin elçiliğini yerine getirmiş olmazsın!..” (el-Mâide, 67)

Üçüncüsü: Bir kısım ehil zevâta verilmiştir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu ilmin ehli olmayan kimselere verilmesini yasaklamıştır. Bir defasında İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-'ya:

Ey İbn-i Abbâs, insanlara akıllarının almayacağı bir söz söyleme. Zîrâ böyle yapman, fitneye düşmelerine sebep olur.” (Deylemî, Müsned , V, 359/8434) tavsiyesinde bulunmuştur. Bu sebeple Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:

“İnsanlara anladıkları şeyleri söyleyin, anlamadıklarını da bırakın. Siz, Allâh ve Rasûlü'nün yalanlanmasını ister misiniz?” (Buhârî, İlim, 49) buyurmuştur.

Yine İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-'dan gelen bir rivâyete göre ashâb-ı kirâm:

“–Ey Allâh'ın Rasûlü! Sen'den duyduklarımızın hepsini haber verelim mi?” diye sordular. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet. Ancak bir topluluğa akıllarının almayacağı bir şeyi anlatmanız hâriç. Çünkü bu durum bâzılarının fitneye düşmelerine yol açar.” buyurdu. Bu hatırlatmadan sonra İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- herhangi bir topluluğa bir husûsu îzâh ederken bâzı şeyleri kinâyeli olarak anlatırdı. (Ali el-Müttaki, Kenzu'l-Ummâl , X, 307/29537)

Bu hususta Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- da şöyle buyuruyor:

“Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den iki kap dolusu ilim aldım. Bunların birini açıkladım. Eğer diğerini açığa vursaydım, şu gırtlağım kesilirdi.” (Buhârî, İlim, 42)

Ashâbın seçkinlerinin ehil olmayanlardan gizli tuttuğu bu ilim, anlayış ve idrâk ediş husû­sunda fevkalâde bir kudret ile techîz edilmiş bulunan müstesnâ insanların kavrayabi­lecekleri gerçeklerdir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-böyle gerçekleri as­hâb-ı kirâmdan Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ali gibi bâzı müstesnâ anlayışlı kimse­lere nakil ve ifâde buyurmuştur. Herkes, bundan kâbiliyeti ve istîdâdı kadar mes­'ûldür. Kul, kendi selâmeti için bu istîdâdı inkişâf ettirmeye; zühd, takvâ ve ihsân duygusuna vâsıl olmaya, diğer bir tâbirle tasavvufu en güzel bir şekilde yaşamaya çalışmalıdır. Bu da ancak nef­sin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ile mümkündür.

Ferdin selâmeti, evvelâ şer'î gerçeklere ittibâ ile mümkündür. Tasavvufî gerçeklerle hemhâl olması ise, bu selâmetin yüksek bir seviyede, yâni vasıflı bir sû­rette tahakkukunu sağlar.

Şer'î gerçekler herkesi muhâtap aldığından rahmet-i ilâhiyye îcâbı mükellefi­yetler asgarîde tutulmuş, umûmun en âciz fertlerinin tâkati ölçü olarak alınmıştır. Tasavvuf yolunda ilerleme ise, kâbiliyete göre olduğundan bu yolun önü açık tu­tulmuş, ehline “Fenâ fillâh”a ve hattâ “Bekâ billâh”a kadar ruhsat tanınmıştır. Meselâ bir kısım mallarda zekât kırkta bir olmakla birlikte Cenâb-ı Hak infâkın önünü açık tutmuş, mü'minin îsarda bulunarak kendi ihtiyâcı olan miktarı bile muhtaç kardeşine vermesini teşvik buyurmuştur. Dolayısıyla zekâtın fıkhî nisâbı kalbî bakımdan asgarî seviyeye göredir. Kalbî seviye yükseldikçe infâkın ölçüsü de artmaktadır.

Bu itibarla tasavvufî ilim, mânevî eğitim sonucu ferdin istîdâdı nisbetinde ulaşılabilen Hak vergisi «ledünnî» bir ilimdir. Kur'ân-ı Kerîm'in birtakım âyet-i kerîmelerinde bu ilimden bahsedilmiş olması, bunun delîlidir. Al­lâh Te­âlâ, ken­di­sin­den hak­kıy­la it­ti­kâ eden , be­şe­rî irâ­de ve ar­zu­la­rı­nı ilâ­hî irâ­de­ye râm ede­bi­len kul­la­rı­nın kalb­le­ri­ne, akıl­la­rın tar­ta­ma­dı­ğı bir­çok lu­tuf­lar­da bu­lu­nur. Ni­te­kim yü­ce Rab­bi­miz, böy­le mut­ta­kî kul­la­rı­na hu­sû­sî bir ilim ve hik­met lut­fet­ti­ği­ni Kur'ân-ı Ke­rîm'de şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

“Ey îmân eden­ler! Eğer Al­lâh'tan it­ti­kâ eder­se­niz, O, si­ze bir fur­kan (iyi ile kö­tü­yü ayırd ede­cek bir ilim, fi­râ­set ve an­la­yış) ve­rir, gü­nah­la­rı­nı­zı ör­ter ve si­zi ba­ğış­lar. Çün­kü Al­lâh, bü­yük lu­tuf sâhibi­dir.” (el-En­fâl, 29)

“Ey îmân eden­ler! Al­lâh'tan sakının ve Pey­gam­be­ri (Hazret-i Muhammed)' e îman edin ki Allâh si­ze rah­me­tin­den iki kat ver­sin, si­ze ışı­ğın­da yü­rü­ye­ce­ği­niz bir nûr lut­fet­sin ve sizi bağışlasın. Şüphesiz Allâh Gafûr (çok bağışlayan) ve Rahîm (çok merhamet eden ) dir.” (el-Ha­dîd, 28)

İmâm-ı Gazâlî ve Abdülkâdir-i Geylânî gibi zâtlar, önce zâhirî ilmin zirvesine ulaştılar. Lâkin bâzı gaybî inceliklere ve Allâh'a giden hassas, ince ve nâzenîn yola, kalbî derinlikleri sâyesinde ve çok sonra erişebildiler; Hak dostu oldular. Allâh - celle celâlühû-, umûma lutfetmediği bâzı sırları, kalbî derinlikleri nisbetinde onlara ve onlar gibi bâzı müstesnâ yaratılıştaki insanlara ihsân etti. Böyle olmasaydı, onların bilinen zirve şahsiyetleri ortaya çıkmazdı.

_____________
1. Geniş bilgi için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmandan İhsâna Tasavvuf , s. 309 vd.

Bu yazı 898 defa okunmuştur.

        Ziyaretçi Sayısı: 158733